14.12.2007

..

16.09.2007

..

9.08.2007

Mum Ateşi

10.07.2007

ORANA


Orana

9.07.2007

GOYA

Francisco de Goya (1746-1828)

İspanyol Ressamları arasında triumvira (Üç Büyükler: Francisco de Goya, El Greco, Diego Velázquez) olarak nitelenen sanat dâhilerinden biridir. Tam adı Francisco José de Goya y Lucientes.

Aragon bölgesinin küçük bir kasabasında 30 Mart 1746 günü dünyaya gelen Goya’nın babası resim ve oymacılıkla hayatını kazanırdı, annesi ise Aragonlu küçük soylu bir aileden geliyordu. Goya’nın çocukluğu hakkında çok fazla bilgi yok, ancak 14 yaşlarındayken resme olan merakı ve yatkınlığı sonucu yerel bir sanatçı olan José Luzan’ın yanına çırak olarak verildiği ve bu ilk ustasının stüdyosunda dört sene geçirdiği çeşitli kaynaklarda yazmaktadır.

1763 senesinde Madrid’e gitti ve çalışmalarıyla çok arzu ettiği San Fernando Akademisi’nin ödülünü kazanamasa da orada bir başka Aragon’lu ressam Francisco Bayeu’nın dikkatini çekmeyi başardı. Daha sonra kız kardeşini eş olarak aldığı Bayeu ile aralarındaki etkileşim Goya’nın erken sanatı üzerinde büyük tesire yol açtığı gibi, kendisine kimi sanat toplantılarına katılma ve yeni bir çevre edinme şansı sağladı.

Rococo ekolünün baskın olduğu bu sanatsal ortamdan sonra, 1771 senesinde görgüsünü arttırmak için gittiği İtalya’da yaklaşık bir yıl kadar bulundu, bu arada Parma Akademisi’nin düzenlediği yarışmayı kazanarak şöhretini arttırdı.

İspanya’ya dönüşünde artık ünlü ve bilinen bir ressamdı. Bazı manastırların fresko çalışmalarından sonra, artık kendisinden bir asır evvel yaşamış Velazquez’den bu yana en muhteşem eserleri yaratacak sanatsal olgunluğuna ulaşmıştı Goya. 1786’da, kırk yaşında iken Kral III. Charles’ın emrine girdi ve bir süre sonra imparatorluğun baş ressamı ünvanını taşımaya başladı.

Güney İspanya’ya gezmeye gittiği 1792 senesi Goya’nın hayatında bir milat oluşturur. Bu yolculuk sırasında ardı ardına geçirdiği ciddi hastalıklar işitme duyusunu tümüyle kaybetmesine yol açtı ve içine düştüğü derin karamsarlık hissi eserlerinde işlediği konulara da yansıdı. Yaşadığı bunalımların şiddetiyle ruhu kavrulurken, güzel bir dul olan Alba Düşesi ile yaşadığı aşkın ortaya çıkmasının yarattığı skandal ve ardından Napoleon komutasındaki Fransız askerlerinin İspanya’yı işgal etmesi sonucu yeni ruhsal travmalar geçirdi. Bir vatansever olarak Fransız askerlerinin İspanyol vatandaşlarına yaşattığı zulüm ve acıları bizzat gözlemleyerek daha da karanlık bir karaktere büründü ve bunu özellikle küçük çizim serileriyle kâğıda döktü.

KARA TABLOLAR:
1815 yılında Goya kendisini toplum hayatından hemen hemen soyutlamış gibiydi, artık yalnızca arkadaşları ve kendisi için resim yapıyordu.
Dört sene sonra, takvimler 1819’u gösterdiğinde 72 yaşındaki Goya tekrar çok ağır bir hastalığın pençesine düştü. Çeyrek asırdır kulakları işitmiyordu, Napoleon savaşlarının zor ve ıstırap dolu dönemini görmüş, ardından İspanya’da yaşanan kargaşa ve iç mücadelelerin tam ortasında yaşamıştı.


Toplumdan ve tüm insanlardan kaçmak, herkesten ve her şeyden olabildiğince uzak yaşamak için yaşamında radikal bir değişikliğe gitti: Uzun zamandır birlikte olduğu Leocadia Weiss ile beraber Madrid’in dışındaki kırsal bir bölgede, sade, dikdörtgen biçimli iki katlı basit bir eve yerleşti. Ev başka insanlar tarafından çoktan beridir "Quinta del sordo", yani “Sağır Adamın Köy Evi” olarak adlandırılıyordu, çünkü evin Goya’dan önceki sahibi de sağırdı. Burada yaşamanı sürdürmeye başlaması Goya üzerinde asla iyileştirici bir tesir yapmadı.


Goya "Quinta del sordo" ’nun alçı duvarlarını o güne (ve belki de bugüne) dek yaratılan en rahatsız edici, en yoğun, en dehşetli resimlerle süslemeye başladı. “Kara Tablolar” olarak anılan bu eserler Goya’nın sanatında eriştiği doruk noktalarıdır. Siyah, gri ve kahverenginin ağırlıklı kullanıldığı bu karanlık eserlerin hiç birisine isim vermedi, zaten evinin duvarlarına yaptığı bu resimler herhangi bir ticari amaç güdemezdi. Kara Tablolar’ın isimleri, daha sonra kimi sanat tarihçileri tarafından müştereken uygun görüldü/uyduruldu.


Ölümünden çok sonra, 19. yüzyılın sonlarında “Sağır Adamın Köy Evi”nin duvarları yetkililerce sökülerek Madrid’deki del Prado Müzesi’ne götürüldü ve bu resimler plasterlerle özel bir teknik uygulanarak tuallere (canvas) geçirildi.
1824 senesinde sağlık sorunlarını bahane ederek Kral VII. Charles’dan aldığı izinle Fransa’ya, Bordeaux’ya yerleşti, iki sene sonra kısa bir ziyaret için uğradığı Madrid’te İmparatorun baş ressamı ünvanını bıraktığı bildirdi. 16 Nisan 1828 tarihinde Bordeaux’da hayata veda etti.

21.06.2007

Snatch

4.06.2007

TOPLAR..





23.05.2007

DERİNİ KANIRTIR YAZDIKLARIM

"Sen evinde oturmuş haşlanmış patatesleri soyarken, Tokyo'da iki adam sevişiyor, Columbia'da öğrenciler katlediliyor, Londra'da akşam yemeği saati. Olaylar biribirine sadece anlarla bağlanıyor. Kimse zamanın hayatımız üzerindeki arsız hükmünü kabullenmek istemiyor.
Farkında değilsin! Ne yaşamak istediğin geleceğin, ne de kaybolmaya kabuk başlamış hayallerin. Bedenin tesadüfen yokuştan yuvarlanmaya başlıyor. Bir araba kazası, köpeğin intiharı, yarışlarda kaybettiğin maaşın, mutsuzluğun başlangıcı. Dibini göremediğin denizlerde yüzmekten korkuyorsun.
Susma, vazgeç, eski sevgilini unut! İnatlaşmak kimseyi hayata bağlamıyor.
Seçim yap! Karmaşayı, içkiyi, seni bekleyen kadını, taburedeki orospuyu, binanın on sekizinci katını, manzaralı yatak odasını... Artık olası yaşamdan tükenene geç!
Kolay değil biliyorum, sinsi zaman oyalanıyor. Sen yüksek mertebe flört dönemindeyken, o başka bir oyuncak buluyor. Artık onunla yaşayamayacağını kabullenip, ona rağmen var olmayı deneme vakti. Herşey güzel olacak." GUILLERMO ARRIAGA

10.05.2007

PINK FLOYD - THE WALL LE FILM 95'MN

Yönetmen: Alan Parker
Senaryo: Roger Waters
Görüntü Yönetmeni: Peter Biziou
Müzik: Roger Waters, David Gilmour
Tür: Dram
Yapım: 1982, İngiltere, 95 dk.
Oyuncular: Bob Geldof (Pink), Christine Hargreaves (Pink'in Annesi), James Laurenson (Pink'in Babası), Eleanor David (Pink'in Karısı), Kevin McKeon (Genç Pink), David Bingham (Çocuk Pink), Alex McAvoy (Öğretmen), Bob Hoskins (Menajer)


THE WALL le film 95' Mn

6.05.2007

AŞKIN METAFİZİĞİ'nden


"Hayatın, önemsiz şeylerde olduğu gibi önemli şeylerde de, sürekli yalan olduğunu kabul etmek zorundayız. Verdiği sözü tutmuyor hayat; tutsa bile özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu. Kimi zaman umut, kimi zaman da umulan şey aldatıyor bizi. Bir eliyle verdiğini öteki eliyle alıyor. Uzaklığın büyüsü cennetler gösteriyor bize. Ama büyülenir büyülenmez, bu cennetin uçup gittiğini görüyoruz. Demek ki mutluluk ya gelecekte ya da geçmişte; şimdiki an güneşli ovanın üzerinde dolaşan bir küçük buluta benziyor; önü arkası pırıl pırıl bu bulutun; ovaya yalnız onun gölgesi düşüyor. " Arthur Schopenhauer